|
Ortak mücadele Vatikan Dinler Arası Cizvit Sekreteryası eski Genel Sekreteri Prof. Dr. Thomas Michel, günümüzün en büyük tehlikelerinden birinin “pratikte ateizm” hastalığı olduğunu söylemiş ve bunun açıklamasını da şöyle yapmıştı: “İnsanlar açıkça Allah’ı inkâr etmiyorlar, ancak lâkayt bir tavır içindeler. Günlük yaşantıda Allah’ın varlığı hissedilmiyor.
Geçmişte insanlar bilimsel bazı verilere dayanarak Allah’a inanmadıklarını söylüyorlardı. Bugün durumun öyle olduğunu zannetmiyorum. Yalnızca ilgilenmiyorlar, oralı olmuyorlar. Eğlenceler, şarkılar, danslar ve seksle kendilerini avutup, düşünmemeye çalışıyorlar.” (Köprü, Kış-2003, s. 20) Aradan zaman geçti. Bir başka Vatikan sözcüsünden şu tesbitler sâdır oldu: “Siyaset arenası, Allah’ı sanki bu dünyayla hiç ilgisi yokmuş gibi bir kenara iterek kendi normlarıyla kendi yolunda ilerliyor. Aynı şey ticarette, ekonomide, özel hayatta da yapılıyor.” Bu beyanların sahibi, daha sonra Papalık makamına oturan Vatikan Dinî Öğretiler Kurulunun Başkanı Kardinal Joseph Ratzinger. “Allah’ı tümüyle yok sayan toplumlar, kendi yıkımlarını hazırlamaktadırlar” diyen Ratzinger, bunun örneklerinin geride bıraktığımız yüzyılda totaliter rejimlerde görüldüğüne dikkat çekiyor. Türkçeye “Eğer Allah İsteseydi” başlığıyla çevrilip Yeni Asya Yayınlarınca neşredilen kitabın Müslümanlarla diyalog konusunda çok ilginç açılımlar getiren yazarı Michel Lelong da insanlığın probleminin Allah’la irtibatını kesmesinden sonra başlayıp yoğunlaştığını belirtmişti. Katolik âleminin önde gelen üç ismince dile getirilen probleme, hayatını “iman hizmeti”ne vakfetmiş bir İslâm düşünürü olarak Bediüzzaman’ın da hassaten vurgu yaptığını görmekteyiz. Nitekim Risale-i Nur’un iman noktasındaki tahkimatını eleştirip “Herkes Allah’ı bilir, onu daha yeni ders almaya ihtiyacımız yok” diyenlere verdiği cevap bu açıdan dikkate şayandır: “Bir Allah var deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek, (...) herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur. “Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşanın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı (Yaratıcıyı) sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak, günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek (pişmanlık duymak) iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.” (Emirdağ Lâhikası, 177) Bu ifadeler, inanç ve fikir mücadelesi alanında çoktan teslim bayrağını çekmiş olan ateizmin uygulamada ve günlük hayatta çok daha tehlikeli ve yaygın bir versiyonu olan “pratikte ateizm”e karşı “imanı tahkim” hizmetinin global çapta taşıdığı önemin temelini oluşturuyor. Ratzinger’in “Avrupa’da yeni bir ideoloji haline getirilip Hıristiyan vizyonuna kamusal alanda yer bırakmayan laiklik anlayışı din özgürlüğünü zedeliyor” tesbiti ise Müslümanların da muztarip olduğu bir diğer önemli problemin altını çiziyor. Ve ortak mücadele alanları böyle şekilleniyor. *** Müjdelerin tahakkuku için Bediüzzaman’ın, en zorlu ve karanlık dönemlerde bile istikbale dair ümit dolu müjdeler verdiği mâlûm. “Ben acele ettim, kışta geldim, sizler Cennetâsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır” ifadesi, bunların en çok bilinenlerinden biri. Selef-i Salihînin ve her asrın manevî temsilcilerinin teşkil ettiği muhteşem meclisten sâdır olan “Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır” mesajının Said Nursî vasıtasıyla umuma mal olduğu da. Ancak bu müjdelerin tahakkuku ve en görünür ifadeleri olan “dindarane ve mes’udane haletler”in toplum ve siyaset âleminde ihlâsla hazmedilip yaygın şekilde tezahürü, şartlara bağlı. Nitekim Bediüzzaman’ın Münâzarât, Hutbe-i Şamiye, Sünûhat ve Muhakemat gibi eserlerindeki izahlarda bu şartların da anlatıldığını görmekteyiz. Meselâ İslâmın hakikatlerinin mazi kıt'asını tamamen istilâ etmesini engellemiş olan “ecnebilerin cehli, vahşeti, dinlerine taassupları, papazların ve ruhanî reislerin tahakkümü ve insanların körü körüne onları taklit etmesi” gibi sebeplerin, ilim, eğitim, medeniyet, fikir hürriyeti ve gerçeği arama meylinin inkişafı gibi müsbet gelişmelerle izale olmaya başladığını söylüyor Said Nursî. Ve medenîlere galebe çalmanın, söz anlamayan vahşiler gibi icbarla değil, ikna ile olacağını ifade ediyor. Bu ikna bahsindeki en önemli noktayı da, “Müslümanların yaşayış ve ahlâkları ile İslâma ayna olması” olarak tarif ve tavsif ediyor. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği şu hususlar da Müslümanlarla ilgili: İstibdat, ahlâkî zaafiyet ve “Dinle bilim çatışıyor” yanılgısı. Ve bunların da ortadan kalkmakta olduğunu gösteren işaretlere dikkat çekiyor. Vicdanın dinî ilimlerle, aklın modern fenlerle aydınlanacağını ve ikisinin kaynaşmasıyla hakikatin tecellî edeceğini ifade ile, hem dini bilen ve yaşayan, hem de çağın getirdiği yeniliklere açık nesiller yetiştirmenin ideal formülünü veriyor. Ama bu fikirler yüz sene önce gündeme getirilmesine rağmen, resmî mahfillerce kulak verilmedi. Dahası, tam tersi yönde uygulamalar yapıldı. Bu da, müjdelerin gerçekleşme şartlarının oluşmasını engelledi, sabote etti veya geciktirdi. Bunun sebebi ise, Kur’ân’a karşı bin yıllık düşmanlıklarla biriken taarruz ve imha planlarının, tarihte misli görülmemiş dehşetli taktiklerle uygulamaya konulması ve doğrudan imanların hedef alınmasıydı. Ama Said Nursî bunlara da İlâhî bir tavzifle telif ettiği eserlerle karşılık verdi ve risaleler üzerine bina edilen hizmet, planları bozdu. Böylece, herşeye rağmen, epeyce gecikmeli de olsa, istikbal müjdelerinin tahakkukuna müsait imanlı ve şuurlu bir toplum yapısı teşekkül etti. Tahkikî iman ve onun verdiği şuur temeline dayanan bu toplum yapısının korunması ve geliştirilmesi için dikkat edilmesi gereken hassas ölçüler yine Bediüzzaman’ın izah ve ikazlarında mevcut. Söz gelişi, imanın getirdiği dindarlığın, dünyevîleştirme tuzaklarıyla dejenere edilip içinin boşaltılmaması, ihlâs odaklı, rıza-yı İlâhî ve ahiret eksenli bir hayat üslûbunun muhafaza edilmesi noktasında bu izah ve ikazlar çok önemli. Bunlara hassasiyetle uyulması, istikbal müjdelerinin her türlü şaibe ve tartışmadan âzade bir şekilde gerçekleşmesi açısından da çok hayatî. Velhasıl, Said Nursî’nin verdiği müjdelerin gerçekleşmesini beklerken, onun önemle altını çizip vurguladığı şartların tahakkuk edip etmediğine veya hangi ölçüde ettiğine de bakmamız lâzım. Keza, onun “Çabuk kıyamet kopmazsa... Dünyanın ömrü kalmışsa...” gibi ifadelerle koyduğu kayıtları da gözden kaçırmamak gerekiyor. Zira iman-küfür mücadelesinin her geçen gün daha da şiddetlendiği ahirzaman sürecindeyiz. Burada bize düşen vazife, son âna kadar müjdelerin ve tahakkuk şartlarının takipçisi olmak. Risale-i Nur ve Papalık Bediüzzaman Said Nursî’nin Emirdağ mektuplarının toplandığı Emirdağ Lâhikası isimli eserinin ikinci cildini açanlar, Papalık Makam-ı Âlîsi Kalem-i Mahsusu Başkitabet Dairesi antetli, Vatikan çıkışlı, 22 Şubat 1952 tarihli ve Vatikan Bayn Başkâtibi imzalı şöyle bir mektupla karşılaşırlar: “Efendim! Zülfikar nâm el yazısı olan güzel eseriniz İstanbul’daki Papalık makam-ı vekâleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını bildirirken, üzerinize Cenab-ı Hakkın lütuflarını dilediklerini tebliğe beni memur ettiklerini arza müsâraat (teşebbüs) eylerim. Bu vesile ile saygılarımı sunarım efendim.” (1994 Yeni Asya baskısı, s. 303) Katolik dünyasının kalbi olan Vatikan’ın İslâma bakışında henüz yumuşama belirtilerinin pek fazla su yüzüne çıkmadığı bir dönemde, acaba Bediüzzaman—Kur’ân’ın mu'cizeliğini ve Peygamberimizin risaletini izah ve ispat eden—Zülfikar isimli eserini niçin Papa’ya göndermişti? Ve eserin gönderilmesi münasebetiyle Vatikan’dan iletilen mesajı, kıyamete kadar okunup istifade edilecek olan bir eserine niçin koydurmuştu? Bu dikkat çekici tavrın sır ve hikmetleri, aradan yıllar geçtikten sonra bir bir ortaya çıkıyor. İşte 1990’ların başında Paris Papalık Epskopatlığı tarafından hazırlanan bir rapordan bazı pasajlar: * Hıristiyan olup da son aylarda İslâmiyeti tercih ettikleri resmen tesbit edilen kişilerin sayısı 58.135. Bunların dışında, bir sene içinde 130 bine yakın Hıristiyanın daha İslâmiyeti kabul edeceği tahmin ediliyor. * İslâmı seçen eski Hıristiyanlar, bu tercihlerinin asıl sebebi olarak, yüzde 74 oranında, materyalizmin yol açtığı boşluk ve panik karşısında İslâmın tesellî, huzur, kurtuluş, yaşama gücü ve sevinci vermesini gösteriyorlar. * Yeni Müslümanların yüzde 89’u, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) örnek ve efsaneden uzak gerçek hayat mükemmelliğini, İslâmiyeti tercih edişlerindeki ana saik olarak görüyor. * İslâm tarihini ve İslâmî eserleri okuyarak Müslüman olanların oranı yüzde 30; Mevlâna, Gazalî gibi İslâm âlimlerinin eserleri, hadis kitapları ve İslâm ülkelerinde çıkan çeşitli kitaplar vesilesiyle İslâmı seçenler yüzde 38. *Ve yeni Müslümanların yüzde 32’si, Risale-i Nur’un tercümesini okuyarak İslâmı seçtiklerini söylüyorlar. Risale-i Nur’un insan ve kâinata bakışının kendilerini bunalımdan ve boşluktan kurtardığını ifade eden bu Müslümanlar, İslâmdan başka hiçbir izah tarzının kendilerini tatmin etmediğini kaydediyorlar. Papalığın raporlarından birkaç cümle daha: *Avrupa’da gerek Katolik, gerekse Protestan cemaatine bağlı olan kiliseler son yıllarda cemaat yokluğundan kapanmakta ve başka işleri tercih edenlerin çokluğu karşısında kiliseler papazsız kalmaktadır. Buna karşılık, sadece Fransa, Hollanda, Belçika, Almanya, Lüksemburg ve Danimarka’da son beş yıl içinde kapanan veya işyeri haline getirilen yahut cami şekline tahvil edilen kiliselerin sayısı 1800’ü aşmış ve bu memleketlerdeki camilerin sayısı 2500’ün üzerine çıkmıştır. ... Şayet gerekli tedbirler alınmazsa, önümüzdeki on yıl içinde Hıristiyan Avrupa’nın din mozayiğinde büyük değişme meydana gelebilecektir.” Batı toplumunda giderek hız kazanan “Hıristiyanlıktan İslâma yöneliş”te Risale-i Nur tercümelerinin sahip olduğu role dikkat çekilen bu ilk Papalık raporunun ardından, müteakip senelerde de benzer raporlar hazırlandı mı, o zaman on yıl sonrası için öngörülen “değişme” yönünde ne gibi gelişmeler meydana geldi ve Papalığın bu konuda en son değerlendirmesi hangi istikamette; bilmiyoruz. Ama işaretler “manevî fütuhat”ın bütün hızıyla sürdüğünü ve merhum Mehmet Emin Birinci’nin “Hıristiyan Nur Talebelerinin birincilerinden” olarak nitelenen Thomas Michel (Yeni Asya, 23.3.2005) örneğinde görüldüğü gibi bizatihî Vatikan’ın içine kadar nüfuz ettiğini gösteriyor.
|