|
Kasvetli bir gündü; ruhu çekiliyordu sanki Bediüzzaman’ın. Kaldığı köşkün penceresinden boğaza doğru baktı. Birkaç gün önce Beyazıt Camii’ne gitmiş, hafızları dinlemişti. Okunan onca âyet arasından bir âyet özellikle dikkatini çekmiş, oldukça sarsmıştı ruhunu. Kelâm-ı Ezelî “Küllü nefsin zâikatü’l-mevt” âyetiyle her nefsin ölümü tadıcı olduğunu ilân ediyordu. Her şey ama her şey ölecekti bir gün. Dünya da bir nefisti, o da ölecekti.
Rusya’da esirken Volga nehrinin kenarında yaşadığı hâletin bir benzerini yaşıyordu sanki şimdi. Esaretten kurtularak İstanbul’a geldiği, Çamlıca gibi İstanbul’un en güzel yerlerinden birinde bir köşke yerleştiği ve gerek devlet ricali, gerekse İstanbul’daki pek çok dostu kendisine yakın ilgi ve teveccüh gösterdiği halde, bunların hiçbiri onu mutlu etmeye yetmiyordu. Daha ulvî ve kalıcı mânâların arayışında idi o. Odasındaki küçük aynasına baktı bir an. Saçlarına düşen aklar “Dikkat et!” der gibiydi. Kendisinin ve dünyanın faniliğini, dünyevî dost ve rütbelerin kabir kapısına kadar olduğunu ihtar ediyordu... Evin içinde bunaldığını hissedince dışarı çıktı. Başında bir fırtına, dumanlı bir ateşle dolaşıyordu sanki. Pusulasını şaşırmış bir gemi gibiydi adeta. Üsküdar iskelesine doğru yöneldi. Kayıkla karşıya geçti. Asitane’nin sokaklarını derin düşüncelerle adımlayarak Eyüp Sultan Kabristanı’na kadar geldi. Mezarlığın yüksekçe bir tepesine çıkarak, İstanbul afakını temâşâya başladı. Ama o hâlet, hâlâ devam ediyordu. Ruhu çekiliyordu sanki… Bir an yanıbaşındaki mezar taşına ilişti gözleri. “Hüve’l-Baki” yazıyordu. Bâki olan O’ydu ancak. Onun dışında ne varsa fani idi, zevâle mahkûmdu. “Külli şey’in hâlikun illâ vechehû” âyetini hatırladı. Hey şey helâk olup gidici, ancak O’na bakan yüzü müstesna idi. Eşyanın bir kendisine, bir de Yaratıcısına bakan yüzü vardı. Her şey kendisine bakan yüzüyle fani, O’na bakan yüzüyle bakîydi. Bâkî’nin yoluna sarf olunan her şey bekanın cilvesine mazhar olurdu bir nevî. Bu düşünceler içerisinde başını biraz daha kaldırmasıyla birlikte yüzlerce mezarın arasında kaldığını fark etmesi de bir oldu. “Yüz İstanbul boşalmıştır herhalde bu kabristana” diye düşündü. Kendi kendine de “Bütün İstanbul halkını buraya boşaltan bir Hâkim-i Kadîr’in hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın; sen de gideceksin ey nefsim!” dedi. Ara sıra sinemaya ibret için giderdi. O an sanki İstanbul ahalisi sinema perdelerindeki insanlar gibi geldi ona. Sinemada bir nevi geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirdikleri, ‘ölü bedenleri’ dirilttikleri gibi; hâlihâzırda yaşayan insanları da bir an ölmüş farz ederek, tıpkı sinema perdesindeki “yürüyen cenazeler” gibi gördü. Birkaç gün önce eski talebelerinden Molla Süleyman’la birlikte Alemdar Sineması’nda izledikleri bir film sonrası aralarında geçen diyalogu ve ona anlattıklarını hatırladı o an: “Ne anladın bu filmden Süleyman?” demişti. “Hiiiç! Hiçbir şey anlamadım Seyda!” demişti o da. O ise: “Bak Süleyman, dünya da bu sinema gibidir. Kendisi sabit olmadığı gibi, içindekiler de öyledir. Fanidir, durmuyor, gidiyor. Onun için dünya hayatına güvenme, bu film kadar kısadır. Sinema perdeleri gibi akıp gidiyor, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor.” Bu tefekkürünü, o an mezarlıkta da devam ettirmek istercesine, tekrar İstanbul âfâkını seyre daldı. Gerçekten de hayat bir sinema gibiydi. Gece ve gündüz döndükçe, perdeler sürekli değişiyor; Cenâb-ı Hak her gün yeni bir âlem yaratıyordu. Her yeni gün, Esma-i Hüsna’nın taze bir tecelligâhı idi. Ve sürekli bir sevkiyât vardı. Mevcudat kafile kafile göçüyordu. Burada kimse kalmıyordu. Gelen gidiyor, giden gelmiyordu. Herkes kendi hayat sinemasının başrol oyuncusu idi. Ve bu gerçeğin farkına varıp, rolünü güzel ve doğru bir şekilde icra edenler, bir gün kendilerinin oynadıkları bu geçici sinemayı, başka ve daimi bir menzilde, her türlü kederden azade, en sevdikleriyle birlikte karşılıklı tahtlara kurulmuş bir şekilde izleyeceklerdi. Evet, tam bir sinema perdesi gibiydi şu dünya hayatı. Önemli olan, değişen perdelerdeki değişmeyen hakikatlerin farkına varabilmekti. Bu derin tefekkürler içerisinde akşamı etmişti Bediüzzaman. Bir gün daha zevâle doğru kaymaktaydı şimdi. Bir perde daha kapanmak üzereydi. Yerini başka bir perdeye bırakacaktı. Tekrar kayığa binip karşıya geçtiğinde, kendisini daha bir huzurlu hissediyordu. “Elhamdülillahi alâ dini’l-İslam ve kemâli’l-iman” cümlesi dökülüverdi dilinden. İman ve İslâm nimetinden dolayı Allah’a bir kez daha hamdetti. Hayat sineması olanca hızıyla devam ediyordu… Ve her perde, yeni tecellilere gebeydi…
İsmail TEZER
|