Anasayfa Makaleler Nur'dan hanımlar

Anketler

Kur'an- ı Kerim'i ne sıklıkla okuyorsunuz?
 

Facebook Sayfamız

Sitede Ara

Designed by:
Nur'dan hanımlar Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 11
ZayıfMükemmel 
Yazar Muhammed ZORLU   

İman dâvâsına destek olup omuzlayanlardan biri de hiç şüphesiz Nurun fedakârlarından olan; kahraman, cefakâr, fedakâr hanımlardır. Risâle-i Nur hizmetlerinin bu zamana gelmesine, hizmetin bu boyuta varmasına vesile olmuşlardır.


Her türlü zorluğa rağmen canla başla hizmetlere koşup Nur ile coşan, hizmet ehli hanımların yeri oldukça büyüktür. Bu safta yer alarak vazifenin kudsîliğini, iman hizmetinin ulviliğini hiçbir zaman unutmayan bu hanımları anlatmak gerçekten de zor. Ne yazarsak yazalım yetersiz kalacağı bellidir. Bir bakıma bazı şeyleri hatırlatmış olayım istedim.
İki buçuk sene hiç eve uğramayan; giderken dört günlük olan çocuğunun eve döndüğünde yürüdüğünü gören Mustafa Sungur ağabeye, döner dönmez senelerce görmediği eşi kendisine bakarak: “Üstadı bırakıp niçin geldiniz?” demesi ne büyük bir fedakârlıktır, ne büyük hanımlıktır... Beyinin şahsında kendi ruhunu adeta feda ettiği bellidir. İki buçuk seneyi görmezlikten gelip, o çileli, zor hayat şartlarını sindirerek ‘Niçin geldiniz?’ demesi Nur’a fedakârlığı göstermez mi? Her beyin aile içi yükümlülükleri vardır. Hele o eski şartlarda bir hanımın tek başına iş yapması çok zordu. Ama iman hizmetinin bu zamana gelmesi için kahramanlar lâzımdı, nitekim de oldu.
Sungur hanım, çocuğuyla ilgilenmenin yanı sıra beyinin yapması gereken işleri de kendisi yapıyordu. Odun kesmeye gitmekten tutun, evin bütün ihtiyaçlarını gidermeye kadar.
Tahirî Mutlu ağabeyin, hatıralarında, onun için: “Kızım Sungur! Mustafa bu hizmeti senin sayende yaptı” demesi de, ne kadar hizmet ehli olduğunu gösterir.
Sungur hanım, Asrın Bediîsi olan Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine, beyinin şahsında kendi ruhunu fedâ etmiş kişidir. Dünyanın faniliğini idrak etmiş, ona ehemmiyet vermemiş biri. Diğer Nur’un hanımları da onun gibi, dünyaya ait zevkleri cam parçası hükmünde bilip, ebedî elmaslara değiştirmeyip “Ben uhrevi saadete talibim” diyenlerdendir. Emine Sungur gibi; Asiyeler, Zehralar, Aliyeler, Lütfiyeler, Ulviyeler, Şerifeler, Hacerler, Necmiyeler, Nimetler, Şahideler… Üstadın has talebesi olmayı bu dünya saltanatından bin kat daha iyi, yüz bin defa daha kârlı olduğunu kavrayanlar... Onlar, “Her şeyimiz Risâle-i Nur’a fedâ olsun” diyerek teslimiyetlerini arz edenler... Kör hissiyâtlara aldırış etmeyen, âni ve fâni zevkleri istemeyip, elindeki Nurlarla cahilliğe savaş açan; Risâle-i Nur eserlerini çoğaltarak hizmetlerin inkişafına vesile olan Nur’un kahramanları...
Evet, o hanımlar, Üstadımızın duâlarına hissedarlardı. Üstad, bu hemşirelerinin ve mâsum evlâtlarının, Nur dairesine dâhil olduklarını ve çok defa kendilerini hatırlayarak duâ ettiğini risâlelerde belirtmiştir. Nurun minik hanımları da vardı elbet. Anneleri, ablaları, teyzeleri, halaları, komşuları, nineleri gibi onlar da Nur’a hasret idiler.
Nurun küçük hanımlarından; okula giden, daha 8-9 yaşlarında olanlardan biri, teneffüs arasında “Bediüzzaman geliyor” diyerek, nur sevdasına koşuyor. Üstadın arabası duruyor, küçük hanım Üstadın elini öpüyor, duâsını alıyor, “teneffüs ediyor cidden”. O kadar dalıyor ki Üstadın nur çehresine, çalan ders zilini bile duymuyor. Nurun küçük hanımları da nur dedelerini bir başka seviyor. Sevgileri arttıkça artıyor.
Hanımlar Rehberi’nde ismi geçen “Şahide Yüksel”, bir diğer kahraman. Şahide annemiz, Üstadın iltifatına lâyık olmuş biri. İsminden dolayı “Sen Allah şahidisin” demiş Üstad.
Eskişehir yolunda Üstadı bekleyen Şahide anne ve eşi, bir araba yaklaştığını görür. Araba da Üstad vardır. “Sen Şahide misin?” der. Evet, cevabını alınca Üstadımız ona, “Sen birkaç sene önce bana ihtar edildin” der. Üstadımız ciddî hizmet yapacak olan kişilerin farkındaydı. Bu farkındalık daha tanışmadan Üstad’a fark ettiriliyordu.
Üstadın Şahide anneye, “Seni Âlime Hanım’ın yerine kabul ediyorum” demesi Şahide Yüksel’in bir bakıma konumunu belirtir. Üstadın kardeşi Âlime hanım, Mekke’de Kâbe’yi tavaf ederken vefat edip şehit olmuştur. Şahide annemiz hanımlar arasında büyük bir hizmet yapmak zorundaydı. Çünkü Şâhide Yüksel’e Bediüzzaman, “Hanımlara irşad ve rehberlik” görevini vermişti. Şahide annenin hizmetin büyük yükümlülüğünden dolayı mısralar yazmış olması da çok enteresandır:
“İnce ince ezilirim / Bir sıraya dizilirim / Yazı bilmem Nur Üstadım / Gayet ona üzülürüm
Gaflet ile çalışmadım / Haksız yere konuşmadım / Okumak bir büyük devlet / Bu devlete kavuşmadım
Arş-ı Âlâda gezeyim / Verin nefsimi ezeyim / Bana dua et Üstadım /Ben de okuyup yazayım”
Aslında Nur’un hanımları, erkekler gibi büyük hizmet yaptığı görülmektedir. “İki defa Nur’un hizmeti için buraya kadar gelen kıymetli hemşiremiz Zehra’nın Medresetü’z-Zehra’nın kâğıt masrafına iki yüz lira vermesi, hanımlar kısmında da Hüsrev’ler, Feyzi’ler, Ahmed’ler bulunduğunu gösteriyor.” (Emirdağ Lâhikası) Bu paragraf her şeyi açıklıyor.
Vefat edenlere Allah’tan rahmet, sağlara ise hayırlı uzun ömürler diliyorum. Cenâb-ı Hak hepsinden razı olsun, böyle kahraman hanımların sayısını ziyade kılarak, bizleri de o bahtiyarlardan yapsın. Âmin.


Muhammed ZORLU
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Yeni Asya Gazetesi - Lahika sayfası'ndan alınmıştır.



  [[[ TWİTTER da PAYLAŞ! ]]]

okudukça...

Her bir ağacın mebdeinde ve müntehasında ve üstünde ve içinde “Hüve’l-Evvelü ve’l-Âhirü ve’z-Zâhirü ve’l-Batınü” (Allah Evvel, Âhir, Zahir ve Batın’dır) isimlerinin işaret ettikleri dört sikke-i tevhid var.

İsm-i Evvel ile işaret edildiği gibi, herbir meyvedar ağacın menşe-i aslîsi olan çekirdek öyle bir sandukçadır ki, o ağacın programını ve fihristesini ve plânını; ve öyle bir tezgâhtır ki, onun cihâzâtını ve levâzımatını ve teşkilâtını ve öyle bir makinedir ki, onun iptidadaki incecik vâridatını ve lâtifâne masârifini ve tanzimatını taşıyor.

Ve ism-i Âhir’le işaret edildiği gibi, her bir ağacın neticesi ve meyvesi öyle bir tarifenâmedir ki, o ağacın eşkalini ve ahvâlini ve evsafını, ve öyle bir beyannamedir ki, onun vazifelerini ve menfaatlerini ve hassalarını; ve öyle bir fezlekedir ki, o ağacın emsâlini ve ensâlini ve nesl-i âtisini o meyvenin kalbinde bulunan çekirdeklerle beyan ediyor, ders veriyor.

Ve ism-i Zâhir ile işaret edildiği gibi, her ağacın giydiği sûret ve şekil, öyle musannâ ve münakkaş bir hulledir, bir libastır ki, o ağacın dal ve budak ve âzâ ve eczasıyla tam kametine göre biçilmiş, kesilmiş, süslendirilmiş. Ve öyle hassas ve mizanlı ve mânidardır ki, o ağacı bir kitap, bir mektup, bir kaside suretine çevirmiştir.

Ve ism-i Bâtın ile işaret edildiği gibi, her ağacın içinde işleyen tezgâh öyle bir fabrikadır ki, o ağacın bütün ecza ve âzâsını teşkil ve tedbir ve tedbirini gayet hassas mizanla ölçtüğü gibi, bütün ayrı ayrı âzâlarına lâzım olan maddeleri ve rızkları, gayet mükemmel bir intizam altında sevk ve taksim ve tevzi ile beraber akılları hayret içinde bırakan şimşek çakmak gibi bir sür’at ve saati kurmak gibi bir suhulet ve bir orduya arş demek gibi bir birlik ve beraberlik ile o hârika fabrika işliyor.

Elhâsıl; her bir ağacın evveli, öyle bir sandukça ve program, ve âhiri, öyle bir târifename ve numune; ve zahiri, öyle bir musannâ hulle ve bir münakkaş libas; ve bâtını, öyle bir fabrika ve tezgâhtır ki, bu dört cihet öyle birbirine bakıyorlar. Ve dördün mecmuundan öyle bir sikke-i âzam, belki bir ism-i âzam tezahür eder ki, bilbedahe, bütün kâinatı idare eden bir Sâni-i Vâhid-i Ehadden başkası o işleri yapamaz. Ve ağaç gibi her zîhayatın evveli, âhiri, zâhiri, bâtını birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i vahdâniyet taşıyor.

İşte, bu üç misaldeki ağaca kıyasen, bahar dahi çok çiçekli bir ağaçtır. Güz mevsiminin eline emanet edilen tohumlar, çekirdekler, kökler, ism-i Evvelin sikkesini, ve yaz mevsiminin kucağına dökülen, eteğini dolduran meyveler, hububat ve sebzevatlar ism-i âhir’in hâtemini; ve bahar mevsimi, hûri’l-în misilli birbiri üstüne giydiği sündüs-misâl hulleler ve yüz bin nakışlarla süslenmiş fıtrî libaslar ism-i Zâhirin mührünü; ve baharın içinde ve zeminin batınında işleyen Samedânî fabrikalar ve kaynayan rahmânî kazanlar ve yemekleri pişirttiren Rabbânî matbahlar, ism-i Bâtının turrasını taşıyorlar.

Şuâlar, s. 59

 

LÜGATÇE:

 

sebzevât: Sebzeler.

mebde: Başlangıç.

münteha: Son.

Evvel: Başlangıcı olmadığı gibi, bütün varlıkların başlangıcı da Kendisinin ilim ve kudretine bağlı olan Allah.

Âhir: Sonu olmadığı gibi bütün varlıkların neticesinin Kendisine baktığı ve dönüş Kendisine olan Allah.

Zahir: Varlık ve birliğinin delilleri her şeyde apaçık görünen ve bütün varlıkların dış görünüşleri ve san’atlı yapılışlarıyla Kendisinin kudret ve san’atına şâhitlik ettiği Allah.

Batın: Her şeyin hakikatine vâkıf olan ve her şeyin içyüzü Kendisinin kudret ve hikmetine şâhitlik eden Allah.

sikke-i tevhid: Tevhid sikkesi.

menşe-i aslî: Asıl kaynak, öz, menşe.

levâzımat: Lâzım olan şeyler.

iptida: Başlangıç.

vâridat: Gelir.

masârif: Masraflar.

tanzimat: Tanzimler, düzenlemeler, sıralamalar.

fezleke: Özet, hülâsa.

hassa: Birşeye mahsus özellik.

fezleke: Özet, hülâsa, netice.

ensâl: Nesiller.

nesl-i âti: Gelecek nesil.

musannâ: San’atlı bir şekilde yapılan.

münakkaş: Nakışlı, nakışlanmış. İşlemeli.

hulle: Pahalı elbise, Cennet giysisi.

 

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 8 ziyaretçi çevrimiçi

Günün Karikatürü

Her güne bir karikatür - Her yüze bir tebessüm

___

twitter da bizi takip edin!